20 Ağustos 2010

Juve Muradına Erdi (Mi)?

Krasic 15 milyon Euro karşılığında Juventus'a transfer oldu. Aylardır yılan hikayesine dönen transfer için söylenecek fazla birşey yok aslında. Juventus taraftarları Nedved futbolu bırakmaya karar verdiğinden beri tarifsiz acılar içindeler ve onları tatmin edecek, içine düştükleri boşluktan kurtaracak adamın Krasic olduğunu düşündü Juventus'lu yöneticiler. Yoksa Liverpool'a gitmek için elinden gelen herşeyi yapan bir adamın peşinden 3 ay koşmak neden? Juventus için alınabilecek futbolcu mu kalmadı dünyada?



Krasic CSKA Moskova'ya ve Rusya Premier Ligi'ne fazla gelen bir oyuncuydu. Bu birkaç sene içinde Dzagoev için de geçerli olacak. CSKA da bu işleri iyi yapmaya başladı, ucuza malet, yetiştir, sat. Porto kadar değiller henüz, ama o potansiyelleri var. Yıllardır tüm transfer tekliflerine rağmen vazgeçemedikleri tek adam Akinfeev. Krasic için uzun bir sezon olacak. Bu sezon 14 resmi maçta oynadı bile. Önünde Juventus ile oynayacağı nereden baksanız 45-50 maç daha var. Bir sezonda en fazla resmi maç oynama rekoru kimde bilmiyorum ama bu gidişle Krasic bu rekoru kırmaya adaydır.

UEFA Avrupa Ligi Play-off Turu İlk Karşılaşması | Galatasaray:2 - Karpaty Lviv:2

Üzücü ama gerçek, skor birçok Galatasaray taraftarı için sürpriz olmadı. Maçtan önce kafalarda soru işaretleri vardı. Bunun sebebi rakibin kuvvetinden çok, takımdaki sakatların çokluğu ve mevcut kadro yapısı itibariyle takımın henüz sezona hazır  olmamasından dolayı Galatasaray'ın oynadığı futbolun umut vermemesiydi elbette. Uzun boylu defans oyuncularından kurulu, sıkı defans yapan, gerektiğinde 11 kişi topun arkasına geçen, 90 dakika oyun disiplininden kopmayan, ani kontralar arayan bir rakip bekliyordum. Beklediğim de çıktı. Beklemediğim şey, Galatasaray'ın Sivasspor karşılaşmasından da kötü oynamasıydı. OFK maçındaki beraberlik gerçekten beklenmedik bir skordu belki, çünkü rakip Karpaty Lviv'den çok daha zayıf bir ekipti. Maçın ilk 75 dakikası tamamen domine eden ve sayısız gol kaçıran bir görüntüsü vardı Galatasaray'ın. O maçta 2-0 öne geçen de Galatasaray'dı, ancak son 10 dakikadaki konsantrasyon bozukluğu ve yorgunluk, şansızlık ve kaleci Aykut'un da hatalarıyla birlikte 2 gol olarak geri dönmüştü. Ancak dünkü maç tamamen bambaşka bir senaryoya sahne oldu.


Karşılaşmanın iki yarısı sanki iki farklı maç izledik. İlk yarı Karpaty Lviv dirençli başladı. Galatasaray topa sahip gözükmesine rağmen etkili pas yapamayınca pozisyona girmekte, hatta şut çekecek pozisyon bulmakta zorlandı. Benim aklıma 10-11 yaşlarında mahallede arkadaşlarla top çevirişimiz geldi bir ara. 10 yaşımızdaki aklımızla bile tek pas oynamaya çalışıyorduk, arkadaşına pas vermeden önce topa iki kere dokunan yanıyordu. Galatasaray'ın ilk yarıdaki top dolaştıran görüntüsünün bundan tek farkı, tek pas oynayamamasıydı. Orta sahadaki problem açık ve net: Mevcut futbolcular ne tek pas yapabiliyor, ne de etkili pas atabiliyorlar. Tek pas rakibi topun peşinden koşturmak ve boş alan yaratmak adına önemli. Topu alıp etrafında bir tur attıktan sonra rakip oyuncular etkin pres yapabilecekleri yerlerini almış oluyorlar ve sen artık en baştan başlamak, tekrar pas kurgusunu oturtmak zorunda kalıyorsun, çünkü takım arkadaşlarının pas alabilecekleri ve pozisyona girebilecekleri alanlar kapanmış oluyor. Karpaty'nin ilk golünden önce Ali Turan'ın kaçırdığı adama atılan pas gibi etkili pas da yapamadı, bu tip arapaslarını atacak fırsat bulmakta özellikle ilk yarı oldukça zorlandı Galatasaraylı futbolcular, ikinci yarı ise denemeler genelde başarısız oldu. Bir diğer husus ise defans oyuncularının kendi sahalarında çakılı kalmaları sonucu rakipten dönen topların toplanamaması sebebiyle Karpaty Lviv'e verilen kontralardı.


Karpaty'nin ilk golünde defansın 3'e 3 yakalanması, ilk yarı boyunca ne kadar bilinçsiz atak yapıldığının, ofans yerleşiminin ne kadar sağlıksız olduğunun bir göstergesiydi. Kaptırılan top ve geriye koşamayan oyuncuları bir kenara bırakırsak, Ali Turan'ın adamını kaçırması ve Servet'in ön direğe koşu yapan ceza sahasındaki tek rakip futbolcuyu tutaması ile birlikte evlere şenlik bir gol yedi Galatasaray. Golden sonra hem tribünde hem de saha içerisindeki futbolcularda ister istemez bir panik başladı. Pas hataları arttı, motivasyon düştü ve bunun sonucunda oyunun kontrolü yavaş yavaş rakibin eline geçti. Bu dakikalarda ikinci bir gol gelebileceğini ben dahil herhalde maçı seyreden herkes, teknik kadro ve futbolcular da dahil, hissetmiştir. Yie Ali Turan'ın kanadından yapılan bu sefer yüksek bir orta, arka direğe giden topa Aykut'un kaleden çıkmayışı, Hakan Balta'nın ne yapmaya çalıştığının anlaşılamadığı bir hareketi ve amatör küme takımlarının dahi yemeyeceği basitlikte, yine evlere şenlik bir gol. Ortanın Ali Turan'ın kanadından gelmesi sürpriz değil, rakip daha çok kendi solundan yüklendi ilk yarı boyunca. Ancak savunmanın göbeğinde yapılan hatalara anlam veremiyorum. Hakan Balta, son iki sezondur inanılmaz bir düşüş içerisinde. Milli Takım'daki yerini de kaybedecek bu gidişle. Çağlar'ın iyi bir sol bek olduğuna inanmıyorum ama Hakan'ın bu hali bana Çağlar'a bir şans vermemi söylüyor sanki. Gol pozisyonunda da en kötü ihtimalle kornere atması gereken topu rakibe buyur etti. Orada Aykut'a mı vermeye çalıştı, yoksa topu durdurmaya mı çalıştı, hala anlayabilmiş değilim. O kadar alçaktaki topu göğsü ile nasıl durdurmayı düşünüyordu merak ediyorum. Bu hatayı bir altyapı futbolcusunun yapmasını anlarım da Hakan gibi tecrübeli bir oyuncuya yakıştıramadım doğrusu.

İlk yarı sonunda yükselen protestolar haklıydı. Aylardır yapılamayan transferler, satılan oyuncuların yerlerinin doldurulamaması ile sahadaki kadronun geçen seneki kadrodan dahi kötü hale gelmesi, bazı futbolcuların vasat altı performansları, yönetimden gelen tutarsız açıklamalar taraftarın da sabrını taşırdı doğal olarak. Yönetim, taraftarlarla büyük bir kumar oynuyor. Bu takım ligin ikinci yarısını TT Arena'da geçirecekse en çok ihtiyacı olan şey taraftar. Kısacası yönetim taraftarla barışık olmak, taraftara kulak vermek zorunda. Adnan Sezgin'i istifaya davet eden 20.000 kişinin bir bildiği vardır elbet.


İkinci yarıya beklendiği gibi Galatasaray hızlı başladı. Tek çaresi buydu ne de olsa. Bu takım geriden gelerek ne maçlar çevirdi, Real Madrid, Milan, Juventus... Karpaty'ye mi boyun eğecekti? Galatasaray ruhunu iyi özümsemiş, damarını kesse sarı kırmızı akacak "birkaç iyi adam"ın varlığı yetecekti başkaldırış için. Bu adamların başta Arda, sonra Ayhan, Servet, Hakan Balta olmasını beklerken, Kewell ve Baros gibi belki formada 2 senelik, ama yürekte 2 asırlık iki Galatasaraylı çıktı ortaya. İkisi de pes etmedi, yanlarında Arda da destek olmaya çalıştı, her ne kadar saha içerisinde maç boyunca "yalnızları" oynamış olsa da. Bu üçlünün insanüstü çabası, Karpaty Lviv gibi "çapsız" bir takımı alaşağı etmeye yetti. İkinci yarı tek kale oynandı, önce Kewell'ın uzak direğe havadan gönderdiği pas ve Baros'un gelişine yarım volesiyle gelen ilk gol, ardından Servet'in direkten dönen kafası, Baros'un yakaladığı iki pozisyon ve Galatasaray'ın rakibinin üzerine çullanması, 75. dakikaya kadar ikinci golü bulamadıktan sonra başgösteren yorgunluğa rağmen inatla topu ve rakibi kovalayan, isyankar Neill, Kewell'ın ikinci golden önceki çalımları, rakip defansı dağıtması, yerden ve sert bir şekilde topu müthiş bir önseziyle altıpas içerisine dalan Baros'un önüne bırakması, Baros'un patlayan hırsını toptan çıkarırcasına vurması ve tavana çakılan top, ikinci yarıdan aklımda kalanlar. Ha, bir de Barış'ın 250 (!) metreden çektiği şut. 

Açık konuşmak gerekirse teknik-taktikten öte, Galatasaraylı futbolcular için psikolojik bir savaştı dünkü karşılaşma. Kendilerini ispat maçıydı. Çok gergin başladılar. Bu tip maçları kazanırsın, kaybedersin. Önemli olan sahada dirayetli ve onurlu kalmaktır işin sonunda. İlk yarı ne kadar eleştirirsek eleştirelim, boş. İkinci yarıdaki arzuyu, hırsı, duygu yoğunluğunu görmemek için kör olmak lazım. Başta Kewell ve Baros olmak üzere Arda, Neill ve dönem dönem Ayhan 'ın çabaları bu forma altında görmek istediğimiz performanslar. Bunlar dışında Mustafa Sarp'ın ve Barış'ın sınırlı yeteneklerine/yeteneksizliğine rağmen potansiyelini zorlama çabalarının da payı vardır elbet beraberliğin yakalanmasında. Ancak Hakan Balta ve Ali Turan'ın hayalkırıklığı yarattıklarını söylemek lazım. Çok değil, daha 4 gün önce Sivas karşısında sağ bekte tel tel dökülen Ali Turan'ın, göbekte oynamayacaksa kulübede oturması daha iyi olacak. İki golün de kendi kanadından gelmesi bir yana, kaçırdığı adamlar ve oyun içerisindeki ne yaptığını bilmez görüntüsü dahi bunu açık olarak gösterdi bize.



18 Ağustos 2010

City'nin transfer Bombaları v.2

Bu sefer Aston Villa'dan James Milner'ı aldılar. Uğruna Martin O'Neill istifa etmişti geçen hafta. Demek ki istifası boşa değilmiş, bir bildiği varmış. Newcastle günlerinden beri beğendiğim bir adamdı Milner. Zaman zaman orta sahada da görev alabilen iyi bir açık oyuncusudur, adam geçer, orta yapar, içeri kat eder, uzaktan vurur, bir açık oyuncusundan beklenen herşeyi verir. Biraz dağınıktır, ama o kadar da olsun artık. 40 milyon Euro ve Stephen Ireland karşılığında Aston Villa ile anlaştı City. Böylece basında çıkan Galatasaray'ın Ireland'ı transfer etmek istediğine dair haberler de kendi kendini yalanlamış oldu. Hayırlı olsun, ne diyelim. Herşeye rağmen City hakkındaki görüşlerim değişmeyecek.

City'nin Transfer Bombaları

UEFA Avrupa Ligi Play-off Turu İlk Karşılaşması: Liverpool - Trabzonspor

19 Ağustos 2010, yani yarın, Trabzon şehri ve futbol takımı için tarihi bir gün, nitekim Trabzonspor, Anfield Road'da Liverpool taraftarlarının önüne çıkacak. Liverpool ile Trabzon'un mazisi bundan 34 sene öncesine dayanıyor. 1976 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası ikinci turunda iki ekip karşılaşmıştı. O dönemde Liverpool'da Kevin Keegan, John Benjamin Toschak, Ray Clemence gibi efsaneler top koşturmaktaydı. Liverpool'un teknik direktörü ise 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 6 Lig Şampiyonluğu, 1 UEFA Kupası, 3 Lig Kupası kazanan başka bir efsane Bob Paisley'di.  İlk maçta Trabzonspor, Liverpool'u 1-0 yenmeyi başarmış ve adını tarihe yazdırmıştı. Bu galibiyet, zamanın koşullarını da dikkate aldığınızda gerçekten tarif edilemez bir başarıydı Trabzonspor için. Liverpool o sezon Şampiyon Kulüpler kupasını kaldırmış ve turnuva boyunca tek mağlubiyetlerini Trabzon'da almıştı. O dönem Liverpool'da forma giyen David Fairclough, takımın Trabzon ziyareti ile ilgili anılarını bakın nasıl anlatıyor:

"Şimdi nasıl bilmiyorum, ama o günlerde Trabzon'a seyahat etmek tam bir başağrısıydı. Havaalanındaki pist o kadar küçüktü ki sadece iç hat uçuşları kabul ediliyordu. Bu yüzden maç öncesinde Ankara'da idman yaptık ve daha sonra küçük bir grup halinde Trabzon'a uçtuk. Kafilede az sayıda gazeteci vardı ve hiç taraftar yoktu. O kadar şok edici bir durumdu ki, o günleri hala çok net hatırlıyorum. Herşey üst üste geliyordu. Trabzon'daki şartların ilk maçı kaybetmemizde etkisi büyüktü. Otele yerleşmemizden hemen sonra Bob Paisley şimdilerde çok meşhur olan "Bizi otel diye bir barakaya yerleştirdiler" sözünü sarfetmişti. O zaman çok fazla alternatifimiz yoktu, Avrupa'yı daha yeni keşfetmeye başlamıştık. Ayrıca otelin yanında bir cami vardı ve okunan ezan sebebiyle dinlenmek pek mümkün değildi. Bir de şehirde sürekli elektrik kesintileri yaşanıyordu. Takım arkadaşlarımla mum ışığında kağıt oynarken çekilmiş fotoğraflarımız var. Jimmy Case ve Ray Kennedy ile dolaşmaya çıktığımızı hatırlıyorum, ama gidecek hiçbir yer yoktu, orası çok küçük ve basit bir yerdi."

İkinci maçı ise Liverpool ilk yarım saatte Steve Heighway, David Johnson ve Kevin Keegan ile bulduğu üç gol ve rahat bir oyunla 3-0 kazanmıştı. Bu Liverpool için beklendik bir skordu. Liverpool turu geçmesine rağmen Trabzon mağlubiyetini uzun yıllar unutamadılar. İşte 1976 yılında Trabzon'un kalesinde görev yapan Şenol Güneş, bu sefer teknik direktör olarak Liverpool'un karşısına çıkacak.


Liverpool'da geçen sezon işler yolunda gitmemiş, takım Premier Lig'i 7. sırada bitirince sezon sonunda teknik direktör Rafa Benitez ile yollar ayrılmıştı. Takımın başına geçtiğimiz günlerde geçen sezon Fulham ile UEFA Avrupa Ligi'nde final oynayan Roy Hodgson getirildi.  Liverpool'un bu sezon ne yapacağı gerçekten merak konusu. Joe Cole, henüz ilk lig maçında Arsenal'e karşı kırmızı kart görmüş olmasına rağmen, Liverpool'a bu sene ofansif açıdan büyük güç katacaktır. Ayrıca Arsenal maçında kulübede oturan Torres'in bu maçta ilk 11'de başlaması bekleniyor. Liverpool bu maça çok iddialı çıkacak, ilk maçta turu garantileyecek skoru almak isteyeceklerdir. Trabzon'un ilk maçı Anfield'da oynayacak olması önemli. Bunu avantaja çevirmek için mutlaka gol bulmalılar. Liverpool'un oyunu yarı sahasına yıktığı dönemlerde Trabzon'un Alanzinho, Yattara, Colman, Umut, Teofilo gibi oyuncularıyla kontra atak aramaktan başka çaresi yok. Kendi sahalarında ise Trabzon halkının desteğiyle galip gelmeleri sürpriz olmaz. Sonuç olarak Liverpool favori gözükse de, Trabzonspor'un da söyleyecek bir takım sözlerinin olduğu bir gerçek. İki maçın da seyir zevki açısından oldukça tatmin edici olacağını düşünüyorum.

Misimovic Schalke'ye mi?


Schalke Almanya Süper Kupası'nda Bayern'e 2-0 yenildikten ve Almanya Kupası ilk tur maçında 3. lig takımı Aalen'ı güç bela 2-1 yendikten sonra, Magath hem basın hem taraftarlarca bayağı bir eleştirildi. Magath kendisi de takımın eksikleri olduğunu ve lige hazır olmadığını söylüyor. Bir transfere ihtiyaçları var çünkü oyunu yönlendirebilecek bir adamları yok. Misimovic onlar için 10 numara transfer olur. Schalke bayağı bir borç içinde, tek atımlık kurşunları var ve bunu iyi kullanmak istiyorlar. Bu yüzden Man City'nin 30 milyon euro fiyat çektiği Robinho transferi ihtimal dışı. Ayrıca Magath'ın tembel Brezilyalılara karşı bir antipatisi vardır, bunu herkes bilir. Rafinha'yı göndermesinin sebebi de bu antipatidir, Rafinha'nın geçen sezon ve bu sezon başı yaptığı, Brezilyalı futbolcuların genelinde mevcut olan disiplinsizliklerdir. Magath'ın da tek katlanamadığı şey budur. Adam sakatım der antrenmana çıkmaz, tatilden geç gelir, oyundan alındı diye tavır alır vs. İllallah dedirtmiştir. Robinho da hemen hemen aynı tip oyuncu olduğu için Magath'ın Robinho ile çalışabilmesi mümkün değildir. Bu yüzden Robinho haberlerine itibar etmemek lazım.



Schalke bu sene Westermann ve Rafinha'dan 15 milyon Euro civarında para kazandı, Raul ve Metzelder'i bedelsiz aldı. Transfer ettikleri adamlara da en fazla 5 milyon Euro ödemişlerdir. Yani elde var 10 milyon euro, daha fazla değil. Bu adamların son parası. Takımın bir dolu eksiği var, henüz lige hazır değiller, acil transfer yapmaları lazım. Misimovic onlar için biçilmiş kaftan, almanya doğumlu, Bayern altyapısından yetişme, futbolculuk hayatı boyunca Almanya dışına bile çıkmamış. Dolayısıyla hiçbir uyum sorunu yaşamaz. Ayrıca adamların ihtiyacı olan oyun kurucu bölgesinde, hem golcü hem de asist yapan futbolcu tipinde, ki geçen sene 17 asist ile Bundesliga'nın Mesut ile beraber en çok asist yapan adamıdır. Galatasaray'ın bu transferde çok ciddi bir rakibi var, burada parayı veren düdüğü çalar. 4 milyon Euro Misimovic'in bir daha hayatında göremeyeceği bir para. Muhtemelen bu son transferi olacak. Galatasaray'ın senelik ücret bazında bu rakamlara çıkması mümkün değil. Schalke bonserviste anlaşırsa Misimovic'i alır diye düşünüyorum. 


17 Ağustos 2010

Mesut Özil Real Madrid'de!

Sonunda beklenen oldu ve Real Madrid Werder Bremen ile anlaştı. Bonservis bedeli olarak 15 milyon Euro ödeneceği söyleniyor. Mesut'un Almanya Milli Takımı'nı seçmiş olmasının altında yatan sebep buydu işte. Kendisini daha çok gösterebileceği, kendisine daha çok değer verilen yerde oynamak. Dünya kupasında özellikle İngiltere maçında muhteşem oynadı. Bu yaz kendisiyle ilgilenen takımlar arasında Arsenal, Man United ve Barcelona da vardı. Aslında Barcelona'ya daha fazla yakışırdı diye düşünmeden edemiyorum, Xaviesta ile birlikte oynamak, Messi'ye ve Villa'ya asist yapmak, Guardiola'yla çalışmak... Şimdi Real'de Kaka'nın yerini doldurması beklenecek. Yeni Guti Sergio Canales, Khedira, Lass, Xabi gibi adamlarla bir arada oynamak Mesut'un kişisel gelişimi için de çok önemli. Mourinho da iyi bir öğretmendir. Mesut önümüzdeki birkaç sene içerisinde çok daha iyi yerlere gelecektir.

Kariyerindeki bu önemli sıçrama için tebrikler ve İspanya'da başarılar Özil!


Bursa'nın Arjantinlileri/Bursa Juniors Pt. I : Federico Insua

Bursaspor, bu sene şampiyonlar ligine katılıyor olmanın avantajını iyi kullandı. Federico Insua gibi Güney Amerika'da ciddi bir hayran kitlesi ve pazarı olan, Arjantin Milli Takımı'nda dönem dönem forma giymiş bir futbolcuyu Türkiye'ye getirmek kolay değil. Kendisi de bunu inkar etmiyor zaten, Şampiyonlar Ligi'nde oynamanın her futbolcu için bir rüya olduğunu ve Bursaspor'a bunu gerçekleştirmek için geldiğini açıkça belirtti. Haklı adam, artık 30 yaşına gelmiş, bundan sonra yapacağı transfer Arjantin'de orta sıralara oynayan ve altyapıdan yetişen gençlere kaptanlık yapabileceği bir takım olurdu herhalde. Kazanacağı para da, primlerle birlikte Arjantin'de kazanacağından muhtemelen oldukça fazladır. 



Insua'yı kısaca özetlemek gerekirse, Arjantin'de oldukça saygı duyulan yeteneklerine rağmen kariyerinde bir türlü sıçrama yapamamış, potansiyelinin çok gerisinde kalmış bir futbolcu demek yanlış olmayacak. Geçtiğimiz sezonun Clausura şampiyonu Argentinos Juniors altyapısından yetişen Insua, 1997-2002 yılları arasında bu formayı giydi. Oynadığı futbolla Arjantin'in yeni yıldızı olarak gösterildi. 2002 yılında Independiente takımına transfer oldu. Burada otoriteleri yanıltmadı ve 56 maçta attığı 16 gol ve yaptığı asistlerle Independiente'yi 2002 Apertura şampiyonu yaparak Avrupalı scoutların dikkatini çekmeyi başardı. 2003-2004 sezonunda Malaga'ya transfer olan Insua, Arjantin'de sergilediği başarılı ve göze hoş gelen futbolu sergileyemeyince sezon sonunda Independiente'ye geri döndü. Bir sene daha Independiente'de oynayan ve eski günlerine dönen Insua, ertesi sene Boca Juniors'a transfer oldu. Independiente taraftarı bu transferi hazmedemedi ve sezon boyunca Independiente trübünlerinde Insua adına "Independiente taraftarına söylediğin yalanlar için teşekkürler, hain!" yazan pankartlar açıldı. Insua, Boca'da ilk sezonunda 11 gol attı ve 2005 Apertura ve 2006 Clausura şampiyonluklarına önemli katkı yaptı. Bunların yanında Boca'yla birlikte 2005 yılında Güney Amerika'nın Kupa İki'si olan Copa Sudamericana ve 2006 yılında Güney Amerika'nın Süper Kupa'sı olan Recopa Sudamericana'yı kazandı. Başarılı geçen Boca macerasının ardından Insua 2006 yazında tekrar Avrupa'ya, bu sefer Bundesliga'nın köklü ekiplerinden Borussia Mönchengladbach'a transfer oldu. Insua'yı oyunun merkezine yerleştiren ve ondan çok şey bekleyen Mönchengladbach, o sezon büyük hayal kırıklığı yaşayarak küme düştü. Insua'nın kariyerindeki düşüş de böylece başlamış oldu. Kabus gibi geçen bir senelik Almanya macerasının ardından Meksika'nın Club America takımına transfer olan Insua, burada da tatmin edici futbol sergileyemedi ve yine bir Meksika takımı olan Necaxa'ya kiralandı. Necaxa'da geçirdiği yarım sezon sonunda Club America'ya geri dönen Insua, takımın yerel bir Arjantin efsanesi olan Daniel Montenegro'yu transfer etmesinden sonra iyice gözden düşerek 09/10 sezonunda eski göz ağrısı Boca'ya kiralandı. Geçtiğimiz sezon Boca'da 32 maçta forma giyen Insua, 3 gol attı ve 5 asist yaptı.








Insua'nın Milli Takım kariyeri ise 2010 Dünya Kupası'nda Şili Milli Takımı'nı çalıştıran Marcelo Bielsa tarafından 2003 yılında ilk defa kadroya çağrılmasıyla başladı. Insua 2003 yılında Arjantin Milli Takımı'nın oynadığı Honduras, Meksika ve ABD hazırlık maçlarında forma giydi. En son 10 Ekim 2009 tarihinde Dünya Kupası Eleme Grubu'nda Arjantin'in Peru ve Uruguay'la oynayacağı maçlar için kadroya çağrılan Insua, Arjantin'in Peru'yu son dakikada Martin Palermo'nun attığı golle yendiği unutulmaz maçta 76. dakikada Aimar'ın yerine oyuna girdi, Uruguay maçında ise yedek kulübesindeydi. Insua hiçbir zaman Arjantin Milli Takımı'nın değişmez bir oyuncusu olmadı, 11 yıllık kariyerinde milli takım formasını yalnızca 14 kez giyebildi.


Insua, çevresindeki ortama uyum sağladığı ve form tuttuğu zaman durdurulması güç bir ofansif orta saha oyuncusu. Oyun kurucu olarak da oynayabilen, iyi pas dağıtan, uzaktan etkili şut atabilen, 10 numara niteliğine sahip bir futbolcu. Arjantinli olmasının etkisi,  oyununun estetik yönünü güzelleştirmekle kalmıyor, oyun disiplinine olan bağlılığı O'nu iyi bir takım oyuncusu yapıyor. Ancak tam anlamıyla iki yönlü bir orta saha oyuncusu diyemeyiz. Defansif yönü ofansif yönüne göre ağır bastığından, çok çalışarak defansif açıdan da kendisini geliştirmesi gerekiyor. Ertuğrul Sağlam'ın hücumu düşünen oyun felsefesine uyum sağlamakta, takımdaki diğer Arjantinliler ile birlikte zorluk yaşayacağını düşünmüyorum. Ülkeye ve takıma adapte olabilirse, bu sezon Bursaspor forması altında Insua'dan çok güzel performanslar izleyebiliriz. Ama Şampiyonlar Ligi için yeterli bir performans sergileyebilir mi, bunu da ilerleyen günlerde göreceğiz.

Transfer Sarmalı

Galatasaray'ın transfer politikası baştan aşağı yanlış. Senelerdir bu böyle. Doğru düzgün planlama yapılmadan, bir hedef koyulmadan, sistem belirlenmeden alınan oyuncularla gelinen nokta bu işte. İkinci Fatih Terim döneminde Pinto, Felipe, Cristian, Ali Lukunku, Almaguer, Xavier, Frank de Boer, Cesar Prates, Mohammed Sarr, Duro, Revivo, Tamas, Petre, Bratu transferleri ile başlayan, Hagi döneminde Saidou, Concecaio, Tomas, Song, ve Gerets döneminde, Heinz, Ilic, Inamoto, Carrusca ile devam eden, Kalli döneminde Lincoln, Linderoth, Nonda, Barusso, Bouzid ile tavan yapan bir transfer politikasızlığı. Bu oyunculardan kaçı iz bıraktı? 28 tane oyuncu ismi saydım, iz bırakanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bu, plansızlık, programsızlık, vizyonsuzluk yüzünden yapılan transferlerin tutmadığını gösteriyor. 

Sonra Haldun Üstünel girdi yönetime. İki senede yaptığı transferler De Sanctis, Kewell, Baros, Meira, Keita, Elano, Leo Franco, Neill, Jo ve Giovani. Üstteki isimlerle karşılaştırdığınızda aradaki bariz kalite farkını görüyorsunuzdur. Alınan isimler değişti, ama gerçekten değişen birşey oldu mu? Hayır. Son iki sezonda alınan 10 futbolcudan 6'sı gönderildi. Geriye Kewell, Baros, Elano ve Neill kaldı. Elano iki aydır satılmaya uğraşılıyor, Kewell'la ise son dakikada sözleşme yenilendi. Plansızlık, programsızlık, vizyonsuzluk...

Geçmişteki transfer hatalarından ders alınmış (!) olacak ki, bu sene başında uyum sorununu kısa sürede atlatabilecek ve takımdaki defansif direnç ve istikrar eksiğini giderebilecek bir oyuncu olarak Cana transfer edildi. Yıllardır Baros, Kewell ve Neill ile birlikte yapılan en iyi transfer belki de. Bunu ilerleyen günlerde daha da net göreceğimizi düşünüyorum. Cana ile birlikte imza attırılan diğer bir isim Pino ise yetenekli, hızlı bir oyuncu, ayrıca oldukça genç, ama uyum sorununu aşabilir mi, uzun vadede verimli ve faydalı olabilir mi, tam bir soru işareti. Daha oynadığı ikinci maçta sakatlanması, kariyerinde bu tip sakatlıkları bolca yaşamış olması da şüpheleri artırıyor. Konuşulan isimler ise Misimovic, Baptista ve Ledesma. Yeteneklerini bir kenara bırakırsak Bosnalı Misimovic, tıpkı Kosovalı bir Arnavut olan Cana gibi, uyum sorunu yaşamayacaktır. Ledesma da Arjantinli olması sebebiyle oyunun hem taktiksel hem de psikolojik yönüne yatkındır, ayrıca Türkiye'de birçok Arjantinli futbolcu transfer edildi ve genel olarak Arjantinli futbolcular gittikleri Akdeniz ülkelerine kolay uyum sağlayabilirler. 

Burada transfer edilmemesi gereken futbolcu Baptista. Brezilyalılar, ne olursa olsun gittikleri her takımda uyum sorunu yaşarlar. Baptista'nın Real Madrid, Arsenal ve Roma maceraları yaşadığı sorunlarla ve takıma bir türlü ayak uyduramaması ile ünlüdür. Bu sebeple geldiği ilk sezonun sonunda Real Madrid tarafından Arsenal'e kiralanmış, Arsenal tarafından kadroda düşünülmeyince sezon sonu Madrid'e geri gönderilmiş ve daha sonra Roma'ya satılmıştır. Taktik uyumu, genel olarak tüm Brezilyalılarda görüleceği üzere çok zayıftır, saha içerisinde kendisine oynamayı sever. Tekniği üst düzey değildir, oyun kurucu özelliği yoktur, gol vuruşları mükemmel olmaktan çok uzaktır. Pozisyona sokan değil, genelde pozisyona giren, daha doğrusu pozisyona girmeyi seven adamdır. Bu açılardan bakıldığında Baptista benim Galatasaray'da görmek isteyebileceğim bir adam değil. Zaten Baptista'nın Galatasaray'a gelmek isteyeceğini de sanmıyorum, Olimpiakos'un teklifini reddettiyse Ege'nin öteki kıyısına gelmesi de pek mümkün gözükmüyor.

Transfer sezonunun sonuna doğru yaklaştığımız, birçok üst düzey ligin başladığı, diğerlerinin ise önümüzdeki haftalarda başlayacağı şu günlerde Galatasaray hala transfer problemini çözebilmiş değil. Orta sahaya en az iki oyuncu transfer edilmesi gerekiyor. Bunlardan birisi oyun kurucu özellikli, diğeri ise defansif özelliği ağır basan iki yönlü bir orta saha oyuncusu olmalı. Bana kalırsa bunlara ek olarak bir sağ bek, bir sol bek ve bir de stoper alınmalı, ama fazla hayalperest olmayalım. Bu bütçe ile iki orta saha oyuncusu alınsa dahi iyidir. Ancak tablo karamsar. Hatırlayalım, Başkan önceden 5 yabancı oyuncu transfer edileceğini müjdelemiş, ardından son zamanlarda yaptığı açıklamalarda bu Cana ve Pino'dan sonra 1 veya 2 oyuncu transfer edebileceklerini söylemişti. Daha başkanının açıklamaları birbirini tutmuyorken, Galatasaray'ın istikrarlı bir şekilde iyi transfer yapması nasıl beklenebilir ki?

16 Ağustos 2010

Arjantin Açılış Ligi 2010 (Argentina Torneo Apertura 2010)

Arjantin Kapanış Ligi 2010'u büyük bir sürprize imza atarak Argentinos Juniors kazanmıştı. Son maçlarında deplasmanda karşılaştıkları Atletico Huracan'ın 9 kişi kalmasının da yardımıyla 2-1 kazanmışlar ve şampiyonluğu, Mauro Boselli'nin hat-trick yaptığı maçta Colon karşısında 4-1 kazanmasına rağmen Estudiantes'in elinden kapmışlardı. 6 Ağustos'ta Açılış Ligi 2010 başladı. Geçtiğimiz haftasonu ikinci haftası oynanan ligde Estudiantes, Banfield, Racing, Velez ve River Plate oynadıkları iki maçı da kazandılar.



Geçen sezonun gol kralı Mauro Boselli, 10 milyon dolar karşılığında Wigan Athletic'e transfer oldu. Ligdeki en iyi oyuncular Riquelme, Veron ve geçirdiği trafik kazası sonucu aylardır futboldan uzak kalan ama açılış ligi sonlarına doğru tamamen iyileşmesi beklenen Buonanotte olarak gösteriliyor. Bunlara Boca'nın vazgeçilmez orta saha oyuncusu Sebastian Battaglia ve Velez'li Leandro Somoza'yı da eklemeliyiz. Federico Insua ve Leonel Nunez gibi ligin iki önemli ismi Bursaspor'a geldiler. Nunez ile ilgili çok olumlu referanslar var Arjantin'den. Independiente, bu sene Nunez'in yerini 19 yaşındaki Patricio Rodriguez ile dolduracak ve ligi sıkı bir şekilde takip edenler bu oyuncuya dikkat çekiyor.



Benim geçen seneki favorilerimden Arsenal de Sarandi'li orta saha oyuncusu Alejandro Gomez ise bu sene 3 milyon Euro karşılığında Catania'ya transfer oldu. San Lorenzo'da kiralık geçirdiği iki Clausura ve bir Apertura sezonunda 47 maçta attığı 8 golün ve istikrarlı bir oyuncu olmasının İtalya Serie A'ya transfer olmasındaki rolü büyük elbette. Burada büyük bir ah çekiyorum, nitekim bu oyuncuyu bundan iki ay önce forumda tanıtmış ve önermiştim. Galatasaray'a çok faydalı olabileceğini düşündüğüm bir adamdı. Olmadı. Renkler sağolsun.



Hala Arjantin'de top koşturan futbolcular içerisinde en yetenekli oyuncunun Lanus'lu kanat oyuncusu Sebastian Blanco olduğunu düşünüyorum. Blanco, hem sağ hem de sol kanatta oynayabilmesi, yeri geldiğinde forvet arkası da oynayabilmesi, iki ayağını da iyi kullanabilmesi ve defansif özelliklerinin de kuvvetli olması gibi özellikleriyle Maradona'nın gözüne girmeyi başardı ve dünya kupası için toplanan 30 kişilik Arjantin Milli Takımı kadrosuna dahil edildi. Güney Afrika'ya giden kadro içerisinde yer bulamaması ise anlaşılabilirdi, zira önünde Di Maria ve Pastore gibi gençler ve Maxi Rodriguez, Messi, Tevez gibi üstatlar vardı. Ancak Arjantin Birinci Ligi'nde oynayan 22 yaşındaki bir futbolcunun 30 kişilik kadroya seçilmesi bile büyük başarı. Bu sene göstereceği performans ile Avrupa'nın kalburüstü takımlarından birine transfer olması muhtemel.



Son sekiz sezondur her sezon farklı bir takımın şampiyon olması ve bunların çoğunun sezon başında esamesinin okunmaması sebebiyle hangi takımın şampiyon olacağını tahmin etmek imkansız gerçekten. Ancak Alejandro Sabella'nın çalıştırdığı 2009 yılının Copa Libertadores şampiyonu Estudiantes diğerlerinden bir adım önde gözüküyor. Riquelme ve Palermo ile kontrat uzatan Boca da bu sene iddialı. Palermo'nun sezon sonunda futbolu bırakacağını ve bir Arjantin efsanesinin daha sona ereceğini de ekleyelim.



City'nin Transfer Bombaları

Önce Jerome Boateng, daha sonra Yaya Toure, David Silva, Aleksandar Kolarov, nihayet Mario Balotelli. İngiltere Premier Ligi'nin yeni Chelsea'si artık Man City. Bu transferlere, oyuncuların alacakları yıllık ücretler de dahil neredeyse 200 milyon Euro gömdü Man City. Bu sırada Abramovic artık daha nokta atışı transferler ve genç yetenekler peşinde. Hangisi daha başarılı ya da Şeyh Mansur'un Galacticos örneğinden ders alması gerekir miydi, bilinmez. Ama Roberto Mancini'nin dünyanın en şanslı adamlarından bir olduğu da bir gerçek. Bu sene ligde ne yaparlar? Bence şampiyonlar ligi vizesi yine zor gözüküyor, Chelsea, Man United ve Arsenal'in ambargosunu kırıp ilk üçe girmeleri ufak çaplı bir mucize gerektiriyor. İngiltere'de her sene takıma 10 tane yeni oyuncu alarak değil, mevcut ve oturmuş kadronuza ufak takviyeler yaparak başarılı olabilirsiniz. Aksi olsaydı Sir Alex Ferguson bu ligde şampiyonluk yüzü göremezdi herhalde. Manchester'in kırmızı ve mavi köşelerindeki bu zihniyet farkı, City'nin bu sene de hayal kırıklığına uğrayacağını gösteriyor.

Batı Müziği Dinletisi




1 New Order - Ceremony | Movement (Bonus Disc)
2 New Order - Temptation | Movement (Bonus Disc)
3 The Who - Baba O'Riley | Who's Next
4 The Smiths - Headmaster Ritual | Meat is Murder
5 Radiohead - Last Flowers | In Rainbows CD 2
6 Badly Drawn Boy - A Journey From A to B | Born in the UK
7 Blur - Tracy Jacks | Parklife
8 Muse- Uprising | The Resistance
9 Faith No More - Everything's Ruined | Angel Dust
10 The Shins - New Slang | Oh, Inverted World 

Yeni Sezona Sıkıntılı Merhaba | Sivas:2 Galatasaray:1





Galatasaray yönetimi sezona kötü bir başlangıç yaptı. Galatasaray yönetimi diyorum, çünkü bu kadro yönetimin, diğer bir deyişle yönetim tarafından futbolun başına getirilen Adnan Sezgin'in kurduğu bir kadro. İstediği hiçbir transfer yapılmadığı için hayalkırıklığına uğramış, kendisini buraya getiren adamın tasfiye edilmesi ile klüp içinde yalnız kalmış bir adam var kulübede. Elindeki futbolcuların birçoğu, oynatmak istediği futbolu hayatları boyunca özümseyememişler, Rijkaard bunu görüyor, biliyor, ama yapacağı birşey yok. Bu futbolcuların vizyonları yok herşeyden önce. Sorsanız, hangisi Rinus Michels'i tanır, hangisi 1974 ve 1978 Hollanda'sını bilir, hangisi Ajax'ın 90'ların başında yaşadığı başarılardan haberdardır?

Maça Galatasaray iyi başladı. Mustafa Sarp'ın ayağından, biraz da tesadüfen gelen gol ve ilk 10 dakikadaki yüksek tempo açıkçası beni bayağı şaşırttı, ama temkinli olmak gerektiğini bilecek kadar da yakından tanıyorum bu takımı. Geçen sezon kaç maçta 1-0 öne geçmiş, bunların kaçında beraberliği zor kurtarmış, kaçında yenilmiştik. 1-0, futboldaki en yanıltıcı skordur. Normal şartlar altında 1-0 öne geçen takım oyunu yavaşlatır, bir an önce gol bulmak isteyen rakibin hatasını kollar, hızlı bir hücumla ikinci, üçüncü golleri bulur. Futbolun doğrusu budur. Galatasaray'ın elindeki kadro da buna uygun bir kadrodur. Buna rağmen Galatasaray'ın geçen sezondan beri 1-0 öne geçtiği maçlarda sürekli huzursuz oynamasına ve çok basit hatalar yaparak bir çuval puan kaybetmesine anlam vermek mümkün değil.

İlk on dakikadan sonra ligimizin standartlarında, mücadele dozu yüksek ama gol pozisyonu olmayan bir maç izledik. Maçın bu şekilde devam etmesi halinde ibrenin Sivas'tan yana döneceği belliydi, Anadolu takımlarının üç büyükler karşısındaki en büyük avantajı fizik güçleridir her zaman. Teknik direktörlerimiz bunu çok iyi bilir, başka türlü büyük takımları yenmeleri mümkün olmadığından 90 dakika koşan, pres yapan, vuran, kıran takım yaratma peşindedirler. Bu yüzden istisnalar dışında, Anadolu takımlarımızdan Milli Takım'a seçilen veya Avrupa'ya açılabilen bir oyuncu çıkmaz, bu zihniyetle de çıkması mümkün değildir. Abdullah Avcı ve Ertuğrul Sağlam, son 2-3 senedir bu görüntünün dışında yer alan teknik direktörlerdir benim gözümde. Yılmaz Vural da zaman zaman güzel futbol oynatmaya çalışır ama sonuç genelde hüsrandır O'nun için.

Galatasaray'ın ilk yarıda ikinci golü bulması ve maçı koparması önemliydi ama olmadı. Galatasaray'ı fiziksel açıdan yıpratan Sivas, aslında faul ile uzaktan yakından alakası olmayan, çalınacaksa dahi Sivas aleyhine çalınması gereken bir faul sonucu elde edilen serbest vuruştan gelen golle beraberliği sağlamayı başardı. Futbolcuların ve Rijkaard'ın yanlış düdüğe itirazları haklı belki, ama burada önemli olan faul çalınıp çalınmaması değil. Bunun gibi hatalı düdükler her maçta defalarca çalınıyor, arkanı dönüp gideceksin. Burada önemli olan, herkesin serbest vuruşun büyük ihtimal gol ile sonuçlanacağının farkında olması. İtirazlar bu yüzden. Çünkü Galatasaray aynı golü  daha önce Ali Sami Yen'de OFK'dan yemişti. Bir takımın kalesinde çakılı duran bir kalecisi varsa, sürekli adam kaçıran defans oyuncuları varsa, yan toplarda kademeye girmeyi beceremeyen, adam paylaşamayan futbolcuları varsa, bu takımın yan toplardan gol yemesi kaçınılmaz. Nasıl yaparsa yapsın, Rijkaard'ın buna bir çözüm bulması lazım. Bu sefer de Ali Turan adamını kaçırdı. Siyahi futbolcuların bu tip yan toplarda fiziksel özelliklerini iyi kullanmaları, onların daha sıkı marke edilmelerini gerektiriyor. Bunu Ali Turan'ın da biliyor olması lazım, temel futbol bilgilerindendir. Ne yazık ki Ali Turan bu hatasından sonra toparlanamadı, yaptığı pas hataları ve top kayıpları, kaybettiği ikili mücadeleleri ve kaçırdığı adamlarla maçın tartışmasız en kötüsüydü. Cumartesi akşamına kadar herhangi bir maçta gözlerimin Sabri'yi arayacağını hiç düşünmezdim. Bana kalırsa Sabri'yi aratan Ali Turan sağ bek oynamamalı bundan sonra.

Kewell ilk yarı iyi mücadele etti ağır Sivas defansıyla, bazı pozisyonlarda başarılı da oldu ama ikinci yarı kondüsyon eksiklği sebebiyle oyundan düştü ve çok top kaybı yaptı. Yine de daha fit bir Kewell bu takımın değişmez futbolcusudur. Zira yerine koyacak ikinci bir adam yok. Ayhan ve Sarp'tan ise bahsetmeye gerek yok, onların oynadığı futboldan çok gölge dansı. İki orta saha oyuncusunun arasında 5 metre mi olur? Neredeyse el ele tutuşup oynayacaklar. İlk yarıda göze batan oyuncu bana göre Cana'ydı. Yerinde müdahaleleri ve Sivaslılarla girdiği mücadeleyi beğendim. Cana'nın oyununun ruhu bu mücadelesi zaten, tekniği veya oyun zekası değil. Ama O da ikinci yarıda yorularak oyundan düştü ve 70. dakikada kenara çekildi. Cana henüz %30 kapasite ile oynuyor. Bu oyununu devam ettirir ve fiziğini daha da kuvvetlendirirse birkaç hafta sonra defansif açıdan takımın vazgeçilmezi olur.

İkinci yarıya Sivas iyi başladı. Oyunu kontrol altına aldılar, Arda'yı ilk 10 dakika hariç, maç boyunca iyi kilitleyerek Galatasaray'a futbol oynama imkanı vermediler, ikinci golü aramaya koyuldular. Bangır bangır bağırarak gelen ikinci golde Ceyhun'un çabasını takdir etmek lazım. Ceyhun senelerdir Galatasaray maçlarında farklı oynuyor. Fatih Terim zamanında takımdan kovulurcasına ayrılmıştı. Bunun hırsı ayrı bir motivasyon kaynağı Ceyhun için. Önce Ayhan'ı geçti, ardından Cana'nın müdahalesine rağmen devrilmedi ve verdiği pasla Cihan, Servet'in anlamsız bir şekilde boşalttığı alanda topla buluştu. Vuruş çok etkili olmamasına rağmen mesafenin yakın olması sebebiyle, Aykut'un müdahalesine rağmen top ağlarla buluştu.

Skor 2-1 olduktan sonra maç için söylenecek birşey yok, zaten geçen sene bol bol seyrettiğimiz sıradan maçlardan birisiydi işte. Sivas çokça pozisyona girdi, yararlanamadı. Galatasaray oyunu forse etmeye çalıştı, başaramadı. Oyuna giren Mehmet Batdal ve Baros oldukça etkisizdiler. Özellikle Mehmet Batdal, oyuna 70. dakikada girip maçı çevirebilecek bir adam değil henüz. Belki 1-2 sene sonra bu seviyeye gelebilir ama henüz bir kurtarıcı değil.

Galatasaray haftaya Ali Sami Yen'de Bursa ile karşılaşıyor. Bu maç Galatasaray'ın seyircisinin önüne çıktığı ilk lig maçı olması açısından anlamlı. Ancak oynanan futbol kesinlikle umut vermiyor. Transferlerin gecikmesi, Elano'nun durumu, kaleci sorunu gibi Galatasaray'ın önünü tıkayan problemler çözülmedikçe bu sene başarı yakalanması zor gözüküyor. Son olarak Adnan Polat'ın, tünelin ucundaki ışığı gördük, açıklamasına karşılık, şimdilerde hapis hayatı süren, zamanında Saddam Hüseyin'in yardımcılığını yapmış Irak'lı devlet adamı Tarık Aziz'in 1998 yılında söylediği oldukça meşhur şu sözünü hatırlatmak isterim:

“We don’t see any light at the end of the tunnel. There is a tunnel at the end of the tunnel.”


-Tünelin sonunda bir ışık görmüyoruz. Tünelin sonunda bir tünel daha var.